Günah hastalığının ilacı
Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün akıl hastanesinin önünden geçerken birinin tokmakla bir şeyler dövdüğünü görüp sordu:
- Ne yapıyorsun?
- Delilere ilaç yapıyorum.
- Benim hastalığıma da bir ilaç tavsiye eder misin?
- Nedir hastalığın?
- Günah işlemek.
- Ben günah hastalığından anlamam… Ben delilere ilaç hazırlıyorum.
Tam bu sırada konuşulanları duyan bir deli, Bayezid-i Bistami hazretlerine seslendi:
- Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim. Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır… Kalb havanında tevhid tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir… Akşam-sabah bol miktarda ye… O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz.
Bistami hazretleri, (Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler) diyerek oradan ayrıldı.
Sakın bu işten ayrılma
Mübarek bir zat, önceleri faizcilik yapıyordu. Borcunu ödeyemeyenlerin neyini bulursa alırdı. Bir gün alacağını almak için bir eve gitti. Evde sadece kadın vardı. Kadın, verecek paramız yok deyince, ben anlamam ne varsa götüreceğim, dedi. O sırada evde sadece, bir hayvan kellesi vardı. Kadın bunu teklif etti, başka bir şeyimiz yok dedi. Olsun, ne götürürsem kârdır dedi, kelleyi alıp evine götürdü.
Hanımına, şunu pişir de yiyelim, dedi. Kadın tencereye koydu, kaynattı kaynattı bir türlü pişmedi. Sonunda kapağını açıp baktı ki, tencere ağzına kadar irin ile dolu. Hemen faizci kocasını çağırıp, şuna bir bak dedi. Kocası gelip bakınca çok üzüldü, demek ki büyük bir yanlışımız var, yaptığımız iş herhalde çok kötü bir iş, dedi ve tevbe etmeye karar verdi.
Hemen evden çıktı. Giderken sokakta oynayan çocuklar bunu görünce, çekilin çekilin faizci amca geliyor, üzerimize ayağındaki zulmet tozları bulaşmasın, diyorlardı.
Gidip, bir Allah dostuna olup bitenleri anlattı. Huzurda tevbe-i nasuh yaptı. Dönüşünde, aynı çocuklar bu defa, tevbekâr amca geliyor yanına yaklaşalım da, ayak tozlarından bereketlenelim, diyorlardı.
Evine gelince, hanımına, evde ne var ne yok hepsini dağıtalım, hiçbir şey kalmasın. Faizcilikten bir şey kalmasın. Çünkü, az da olsa pislik, karıştığı şeyin tamamını necis eder. Bir damla da olsa, zemzeme karışan necaset onu zemzem olmaktan çıkartır, dedi. Tümünü Göster »
Sen niçin ağlıyorsun?
Hasan-ı Basri hazretlerine bir zat gelip, (Benim bir kızım var, gece gündüz ağlamaktan gözleri kör oldu. Çaresi yok mu?) diye yalvarıp ağladı. Hasan-ı Basri hazretleri üzüldü, kalkıp eve geldiler. Kıza niye ağladığını sordu. Kız dedi ki:
(Efendim, ben Rabbime aşığım. Ona aşkımdan ağlıyorum. Dilimden ve halimden anlayan yok. Siz olmasaydınız bunu yine söylemezdim. Kör olan gözlerim için de üzülecek bir durum yok. Eğer bu gözler yarın ahirette Allahü teâlâyı görebilecekse Ona binlerce göz feda olsun, hiç kıymeti yok. Eğer ahirette bu gözler yüce Rabbimi görmeye layık değilse, ben onları niye göz diye taşıyayım? Ahirette de kör olacaklarsa, dünyada iken de kör olup gitsinler.)
Hasan-ı Basri hazretleri, (Aynen devam evladım, hiç üzülme, Peygamber efendimiz “Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır” müjdesini verdi) dedi. Ayrılırken, (Biz buraya nasihatçi ve hekim olarak geldik, şifa telkin edecektik. Halbuki nasihatçi ve hekimi bulmuş olarak gidiyoruz) dedi..
Müşrikler de göze tâbi olmuşlardı
Bir molla, bir Mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmak, ona talebe olmak için gelmişti. Onun namaz kıldırdığı mescide geldi. O anda Mürşid akşam namazını kıldırıyordu. Molla, Mürşidin okuduğu Fatiha suresini beğenmedi, kendi öğrendiği şiveye uygun değildi. (Boşuna zahmet edipte tâ uzak yerlerden bunu ziyarete geldim. Tecvidi bilmeyen, farzı haramı nereden bilsin? Böyle Mürşid-i kâmil mi olur) diye düşündü ve hiçbir şey söylemeden ertesi günü yola çıktı.
Yolda giderken karşısına birkaç aslan çıktı. Korkusundan hemen geri döndü. Ama, aslanlar, yavaş yavaş bunun peşine takılarak geliyorlardı. Korku ve heyecanla koşar adım kaçarak talebeleriyle oturan Mürşidin, yanına geldi. Aslanlar da iyice yaklaşmışlardı. Mürşid, hemen aslanlara doğru yürüdü. Aslanlar hareketsiz halde huzurunda boyun eğip bekliyorlardı. O mübarek zat gelip onların kulaklarından tutup (Size benim misafirlerime dokunmayın, onları korkutmayın demedim mi) dedi. Aslanlar da çekip gitti. Tümünü Göster »
Zaferi siz mi kazandınız, Allah mı ihsan etti?
Gazneli Sultan Mahmud Han, İslam’ı yaymak için Hindistan’a 18 sefer düzenlemişti. Bu seferlerden birinde çok şiddetli bir direnme ile karşılaşınca, zafere kavuşacağından şüpheye düşmüştü. Tam bu zor durumda iken Allahü teâlâya şöyle yalvardı:
“Ya Rabbi, bu savaştan galip çıkarsam, şahsıma düşecek bütün ganimetleri yoksullara dağıtacağım.”
Neticede Sultan Mahmud galip geldi ve çok kıymetli ganimetlere sahip oldu. Gazne’ye döndüklerinde kendine düşen bütün ganimetleri yoksullara, muhtaçlara dağıtmaya başladı. Fakat bazı vezir ve komutanlar araya girip, “Aman Sultanım ne yapıyorsunuz, bunca değerli ganimetler, altınlar, inciler dağıtılır mı? Hem onlar bunların kıymetini bilmez” diyorlardı.
Sultan Mahmud bunu Allahü teâlâya verdiği sözün gereği olarak yaptığını, kendisi için bir adak olduğunu söyledi ise de, adamları yine ısrar edip;
“Önemsiz olanları dağıtın, değerli olanları hazineye ayırın, bütün memleketin bunlara ihtiyacı var, sevabı ise belki daha çok olur” dediler. Tümünü Göster »
Vesikasız köşke oturmak
Bir gün kadıncağızın biri Belh padişahına gelir, (Ben seyyideyim, çoluk çocuğum var, bize kalacak bir ev ver) der. Padişah, (Vesikan var mı?) diye sorunca, kadıncağız kızıp bir Mecusi’ye gider. Ona da aynı şeyleri söyler. Mecusi hay hay der. (Hazret-i Muhammed’in torunları gelir de boş çevrilir mi hiç, al sana ev, al sana hizmetçi) der.
Belh padişahı o akşam rüyasında Peygamber efendimizi görür, köşkler görür. Resulullaha (sallallahü aleyhi vesellem) gider. (Ya Resulallah, bu köşkler kimin?) der. O da, (Müslümanların) buyurur. Belh padişahı, (Ben de Müslümanım) deyince, Resulullah efendimiz (Vesikan nerede?) buyurur.
Bu rüya üzerine Belh padişahı uyanır. Belh şehrinde o seyyide hanımı arar ve Mecusi’nin evinde bulur. Belh padişahı Mecusi’ye (Ben ona ev vereceğim) der. Mecusi, (Geçti artık) der. Ben bu seyyide hanım gelince müslüman oldum. O gece rüyamda Resulullahı gördüm. Cennette Müslümanların köşkleri vardı. Peygamberimiz, (Bu köşkler müslümanların, sana vesika sormak yok, geç şu köşke otur) dedi. Seni de gördüm ne olmuşsa, saçını başını yoluyor, vesika vesika diye kıvranıp duruyordun. Sabah rüyamı anlattığım hanımım ve çocuklarım da hepsi müslüman oldular.
Söyle de sinekler üzerinden gitsinler
İmam-ı Şarani hazretleri, Hükümdar Kayıtbay’ın ziyaretine gider. Sohbet esnasında, hükümdarın üzerine sinekler konar. Bunun üzerine, Kayıtbay’a, (Sen bu ülkenin sultanısın, söyle de sinekler üzerinden gitsinler) der. Kayıtbay, (Ben insanların hükümdarıyım, diğer canlılara hükmedemem, beni dinlemezler) der. Bunun üzerine Şarani hazretleri, sineklere, (Haydi tek sıra halinde uzaklaşın) der, tek sıra halinde, sultanın üzerinde bir tur attıktan sonra, uzaklaşırlar. Bunun üzerine, Kayıtbay, (Sizi tanıyan bir çöpçü, sizi tanımayan bin padişahtan daha iyidir) der.
Bizden ne öğrendin?
Mürşid-i kâmilin birisi, bir talebesine sorar:
- Evladım, kaç senedir bizi tanıyorsun?
- 22 senedir efendim.
- Bu kadar zamanda bizden ne öğrendin?
- Üç şey öğrendim efendim.
- Nedir onlar?
- Birincisi, efendim demiştiniz ki: (Yaptığın işin, söylediğin sözün hesabını ver. Kime? Kim soruyorsa. Âmirine ver, insanlara ver, kanunlara ver, vicdanına ver, dinine ver. Bu hesap bir gün nasıl olsa sorulacak sana. Ona göre hareket et, ona göre konuş.) Bunu kendime prensip edindim ve uygulamaya çalışıyorum. Tümünü Göster »
Esas hasta benmişim
Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin gözlerinde aşırı ağrı meydana geldi. Herkese iyilik eden, cömertliği ile meşhur bir doktor çağırdılar, bu doktor, hıristiyan idi. Muayene ettikten sonra, (Gözlerinize sakın su değdirmeyin, yoksa kör olursunuz) dedi. (Su değdirmesem nasıl abdest alabilirim) deyince, (Gözleriniz size lazım ise su değdirmeyeceksiniz) dedi.
Cüneyd-i Bağdadi hazretleri abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir miktar uyudu. Rüyasında (Gözlerini Allah için, Allah’ın emri namaz için feda edenin gözlerine şifa verilir) dendi. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı.
Ertesi gün kontrol için hıristiyan doktor tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamamen iyi olmuş. Hayret edip, (Bir günde tamamen iyileşmeleri tıbben mümkün değil, bu nasıl iyi oldu?) dedi.
Cüneyd-i Bağdadi hazretleri rüyasını anlatınca, doktor hemen elini öpüp iman edip, (Esas hasta siz değil, benmişim. Sizin gözleriniz ağrıyordu, benimkiler ise körmüş. Hakikatleri göremeyen ben imişim) dedi.
Hikmet-i ilahiye bakın, cömert ve iyilik sever bir hıristiyanın hidayete kavuşması için Allahü teâlâ Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin gözüne ağrı veriyor, böylece doktorun hidayetine sebep kılıyor.
Kendinden tiksinmeyenin hâli
Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin talebelerinden birisi, gördüğü rüyalar üzerine, “Artık ben kemâle geldim. Sohbete lüzum kalmadı” vesvesesine kapılıp, bir kenara çekildi.
Bundan sonra gördüğü güzel rüyalar daha da arttı. Rüyasında kâh uçuyor, kâh insanlara vaaz ediyor, kâh bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini görüyordu. Kendisini bulup, sohbetlere niye katılmadığını soran arkadaşlarına bu hâlini anlattı, artık ilmi tamamladığına inandığını, bundan sonra da irşatla uğraşacağına dair karar verdiğini söyledi.
Arkadaşları dönüp, hocaları Cüneyd-i Bağdâdi hazretlerine durumu arz ettiklerinde, (Madem öyle, gidin ona söyleyin, onu bu gece Cennete götürürlerse, Cennete vardığında üç defa Lâ havle… okusun) buyurdu.
Talebeler gidip, o arkadaşa bunu söylediler. O da, hay hay, öyle olursa okurum dedi.
Hakikaten o kimseyi rüyasında Cennete götürdüler. O kimse Cennete vardığında üç defa Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hasıl olan şeytani hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü. Uyandığında içine düştüğü hatayı anladı. Çok pişman olup tevbe etti ve gelip hocasının elini öptü. Sohbetlere devam edip, talebeler arasındaki yerini aldı.
Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ilk sohbetinde onlara buyurdu ki:
“Rüyalara güvenilmez. Rüyadaki padişahlığın ne kıymeti var? Uyanıkken ele geçene bakmak lazım. Herkese bir rehber, mürşid-i kâmil lazımdır. Aksi halde şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur. Sadık olan, ihlaslı olan her aradığını mürşidinde arar ve bulur. Bu din edep dinidir, ahde vefa dinidir. Hocam hayatta iken tam 30 sene din hakkında konuşmadım. Sonunda emirle konuştum, yani konuşmamı emrettiler, ancak ondan sonra hocamdan öğrendiklerimi nakletmeye başladım. Yine kendiliğimden bir şey söylemedim. Hocamdan naklettiklerimi, kendi bilgim gibiymiş gibi anlatsaydım, hırsızlık etmiş olurdum. Büyükler evden bir şey getirmezler, hırsızlık etmezler, kendilerine mal etmezler. Kimse kendini bir şey zannetmesin, bu yolda olmak yoktur, yok olmak vardır. Aynaya bakıp da kendinden tiksinmeyen, kendi yüzüne tükürmeyen, bu büyüklerin kemalatından mahrumdur yani istifade edememiştir.”